21 Eylül 2014 Pazar

ekinoks ile gelenler...

Bugün ekinoks... Sonbaharın ilk günü... Bir buçuk senedir kış görmeyen ve kendisinden pek de haz etmeyen bir insan olarak bende biraz gerginlik yaratmasına karşın, doğanın döngüsü içinde kutlamaktan keyif aldığım günlerden bir tanesidir güz ekinoksu. Favorim ise Kış gün dönümüdür. Bilirim çünkü o tarihten sonra günler uzayacak, güneş daha çok ışıldayacak.

Doğayla ilgili böyle günleri kutluyor olmak Paganizm'in miraslarından bir tanesi. Hani üç büyük din için toprağın derinliklerine gömülmüş olan dünya dini Paganizm'in... Hani güneşi, ayı, toprağı, havayı, suyu, ateşi ile tüm dünyayı, doğayı, evreni kucaklayan o kafirlerin dini Paganizm'in... Sen, ben gibi kavramları olmayan "biz"den başka bir şeye inanmayan, canlıdaki ve cansızdaki ruhları kutsal sayıp koruyup kollayan Paganizm'in... Hor görülen, alaya alınan, cehennem ateşlerinde yakılan Paganizm'in...

Şimdiki gözlerim çok net görüyor ve aklım çok net anlıyor birçok şeyin nedenlerini ve fakat bir türlü anlamlandıramıyor insan aklının beynin içinde nasıl da donup kalabildiğini, bir dirhem dahi ilerlemeden sadece kabını doldurmaya nasıl yarayabildiğini. Ben kendimi bildiğimden beri "nasıl" ve "neden" sorusunun peşinden isteyerek veya iradem dışında koşarken milyarların, bir azınlığın çıkarları uğruna kalplerini nasıl bu kadar kolay satışa çıkarabildiklerini bir türlü anlamlandıramıyorum. Korku hepimizin içinde baki iken ve fakat buna rağmen ilerlemek zorunluluğunu yaşıyorken, diğerlerinin "ben çok korkuyorum", "ben zaten korkağın tekiyim" diyerek bu işten kaçabileceklerini nasıl düşünebildiklerini de anlayamıyorum. Korkmayanımız varmış gibi sanki... Senin ayrıcalığın ne kardeşim? Senin benden neyin fazla ki ben tirtir titreyerek yola devam etmek zorunda kalırken, sen korkunun arkasına sığınıp yan gelip yatabiliyor, kalbini satabiliyor, aklının turşunu kurabiliyorsun. Ben niye yapamıyorum? Bana niye çiviler batıyor senin yaptığını yapabileceğimi düşündüğüm zaman? Tamam bir elin beş parmağı bir değil ama sen yayıp karpuz misali büyüyeceksin diye benim dünyamda niye çocuklar ölüyor, kadınların gönlü sönüyor, hayvanlar ve bitkiler eziyet görüyor, kayalar dağlar ağlıyor, erkekler küçülüyor? Hani durumundan memnun olsan, diyeceğim ki "Dön bak kendine Efser. Sorun sende. Bak millet doğrunun bu olduğunu düşünüyor. Sen fındık kadar aklınla Kaf Dağları'nda geziyorsun."Ama öyle değil işte. Görüyorum gözlerinizden yansıyan sıkıntıyı, dinliyorum acılarınızı, vicdan azaplarınızı, kendinize olan ihanetinizi. Yüzüme ufak bir tebessüm yerleştirmeye çalışıyorum ama içimden suratınızın ortasına bir yumruk indirmek geliyor çoğu zaman.

Biliyorum ki ben daha iyi değilim kimseden ve hiçbir şeyden. Ne daha akıllıyım, ne daha güzel, ne daha ruhani. Sadece dürüstüm kendime. Kimseye olmadığım kadar. Ulaşamadığım derinlerim var elbette ve korkularım, karanlıklarımda sakladığım. Ama bir de sözüm var geri dönemediğim, dönemeyeceğim, dönmeyeceğim. Üstelik ne bir canlıya ne de cansıza. Benim sözüm herkese ve her şeye ve geçmişe ve geleceğe ve an'a ve arza ve arşa ve rüzgara ve ateşe ve toprağa ve suya ve bilinene ve bilinmeyene ve buraya ve en ücra köşesine kainatın... Bir söz verdim ben işte tüm bunlara ve bunların dışındakilere. Dedim ki; "İnsan olacağım ben! Becerebildiğim en güzel, en olunabilecek insan olacağım. Beni bana duyduğum sevgimle eğiteceğim. Becerebilirsem yok edeceğim ve O'nda eriyip kaybolacağım."

Gördüğün üzere çok işim var. Hala "ben" derken nasıl yol kat edilebilir, kendini yok etmeye çalışırken nasıl hayatta kalınabilir, ölmeden nasıl tekrardan doğulur... Üstelik bu yol en yalnız yol. Benden başkası yürüyemiyor bu yolu ne benim için ne de benim yerime. İşte bu yüzden korkuyorum. Hem de çok korkuyorum. Sanki bundan değil de fiziksel dünyadan korkuyormuş gibi yapıyorum ama becerememekten, bir arpa boyu bile yol alamamaktan korkuyorum. Korkuyorum ama nafile... Çünkü hemcit pilavı gibi tekrar ediyorum ama korkunun ardına saklanmak gibi bir lüksüm yok. Biliyorum. Biliyorum ve her defasında tir tir titreyerek devam ediyorum.

19 Eylül 2014 Cuma

ya İstikrar, ya İstikrar!!

İSTİKRAR!!! Belki de bütün dertlerimin anası, hayattaki en büyük eksikliğim... Nasıl sağlanır, kalıtımsal mıdır, neye bağlıdır gibi düşüncelerle pek bir kafa yormama rağmen olmayınca olmayan yapı taşı.

Gönlünüzdekiyle aklınızdakini birleştirmek kolay değildir her zaman. Ama üstünde biraz uğraştıktan sonra imkansız da değildir. Birleştirdikten sonrası ise korumaya, geliştirmeye kalır. Bazıları için burdan sonrası kolay olabilir ama benim için sancılı süreç burada başlıyor. Çünkü bu ortaklığı sağladıktan sonra istikrarlı olarak bunu korumak ve beslemek gerekiyor. Bana gelince, her defasında neden tek atımlık iş yapıyorum, işte onu çözemedim hala. Her şeyi yapıyorum, hazırlıyorum, hani temeli atıyorum ama üstüne kurmaya gelince bir rehavet hali, bir bezginlik, bir amaaannn öylesi de bir, böylesi de lafları. Bindiğim dalı kesip çanak üstü düşmeleri pek bir seviyorum gibi. Hayır o baştaki motivasyon, o kararlılık, o inanç bir anda kendini bir uyku haline, böyle bir atalete, bitkinliğe nasıl dönüştürebiliyor bir türlü anlayamıyorum. Nedenini bilen varsa, yalvarırım yol göstersin. Sokaklara çıkıp imdat diye bağırasım geliyor bazen. Neden kendi devamlılığımı sağlayamıyorum. Üstelik uğrundan dönmeyeceğim tek yol dönüşmek olduğu halde... Neden bu kendini sırtından bıçaklamalar. bunun da mı bir psikolojik açılımı var acaba? Kendi yaptığımı kendi elimle bıçaklamak hangi manyaklık kategorisine giriyor bilmiyorum ama bilinçsiz bilinç içerisinde bir yeri olmalı diye düşünüyorum.

Belki çözmem gereken başka şeyler var. İşin bu bölümüne takılmamak gerekiyor. Olmadı mı, devam edip diğer şeylere kanalize olmak gerekiyor. Benim biraz da huyumdur. Sıkıyı sevmem pek. Her zaman rahatlık ve onunla gelen huzuru hissetmeyi isterim. Sıkıntıyla başa çıkamamak değil elbette bu. Hayatımın çok sıkıntılı dönemleri de oldu ve büyük ihtimalle ilerleyen yıllar da toz pembe olmayacak. İlla bir arıza çıkacaktır. Demek istediğim bu değil yani. Hali hazırda zaten yeteri kadar sıkıntı var ya bir de ben kasmayayım kendimi hissi. Tabi bu bir varsayımlama. Her ne kadar yapmamak gerekse de bulanınca aklın yardımına başvuruyorsun haliyle. Doğru mu yanlış mıyı tartışmıyorum. Olan bu diyorum. Neyse işte... Bak yine yaptım. Bir sallama hali... Ama ben temizliği de böyle yaparım mesela evimde. Bir odadan başlarım. İnce detay girişim köşe bucak. Derken bir bakmışım, o odadan aldığım bir eşyayı başka bir odaya, belki gerçek yerine götürmüşüm ve bu sefer o odaya başlamışım. E diğer oda? O kaldı öyle yarım yamalak. Derken başka bir oda... Ama hepsinin sonunda "hah bitti işim" dediğimde hepsi de adam akıllı tamamlanmış olur. Belki benim içinde de yaptığım budur. Yine de bir şeyi birden fazla yapıp pratiğini oturtmak önemli sanırım. Öbür türlü hemen unutuluyor. "Ay ben bunu nasıl yapıyordum?" oluyor. Meditasyon gibi, yoga gibi, her gün yazmak gibi düzenli faaliyetler insanın içsel rutinini de düzenliyor gibime geliyor. Ama rutin dendi mi benim tüylerim bi dikili dikiliveriyor işte. O kelimeye mi takığım, kelimenin yüklendiği anlamlara mı bilmiyorum ama rutin ve getirdiği monotonluk hali tüm yaratıcılığı, tüm heyecanı, isteği alıp götürüyor, anlamı unutmaya neden oluyor bence. Günde beş vakit namaz kılmak gibi mesela. Günde beş defa namaz kılmaya o kadar kanalize olunuyor ki, o namazın kılınma amacı akıllardan çıkıyor. O zaman da ruhsuz bir eylem yükünden başka bir şey olmuyor.

Benim rutin için istikrar için gönlümden geçen yol kendi içindeki devinimini, yaratıcılığını ve heyecanını koruyarak aynı amaca hizmet etmeye devam etmek. Amaç belli. Onun değişmesi mümkün değil. Bu yola bir kere çıktın mı geri dönmek korkaklıktan, intihardan başka bir şey değil diye düşünüyorum. Sonuçta bu dünyaya geliş nedenimiz insan olmak değil mi? Olabileceğimiz, olmak için doğduğumuz insan olmak, hayat boyu bunun için, her defasında O'na yaklaşmak için ben sanılan yanıltıcı ben'i aşmak için çabalamak, gelişmek, dönüşmek veya işte adı her neyse... Niyet kalbe oturduktan sonra adı çok da önemli değil nasıl olsa. Yani işte ben de ne kadar anlatabiliyorsam öyle işte.

Uzun lafın kısası, İSTİKRAR! İSTİKRAR! diye bağırıyorum ama belki de benim bu gidip gelmelerimle, hani Mehter takımı gibi iki ileri bir gerilerim de benim istikrar yöntemimdir. Belki de tepe taklak olmuşum haberim yoktur. Kim bilir belki günün birinde beklediğim, aradığım o ustayla karşılaşır da tüm bu sorularıma cevap bulurum. Ama o zamana kadar kendi kendimin hem ustası hem çekirgesi olmaktan başka şansım yok sanırım.

17 Eylül 2014 Çarşamba

tam 'oluyorum galiba' derken...

Yolda olmak benim öncelikli tercihim değildi. Hayatım boyunca değişikliklik ve yeniliklerden hoşlanmışımdır. Yine de kendimi yollara vurma fikri hiçbir zaman yoktu. Her zaman yerleşik düzen içinde kendime bir köşe bulma çabalarındaydım. Sonra birden hava koşulları değişti. Fırtına çıktı. Kara bulutlardan tepeme şimşekler düşmeye başlayınca ben de arkama bakmadan çıktım gittim oralardan. Adı belki kaçmaktı, belki sıtkı sıyrılmak. Neyse ne işte... Sadet ortada.

Hani öbür diyarlara göçtüğümde de aklımda hep kendime bir köşe bulma arzusu vardı. Aradım, taradım ama çok da zorlamadım. Artık fikrim başkaydı. Ne çıkarsa bahtıma diyordum. Zorlayınca büyüsü bozuluyor gibi geliyor zaten. Hani fazla naz aşık usandırır hesabı. Olacak olan bana rağmen zaten olurken, hiç kasmamak daha iyi geliyor ille de olsun diye.

Bu gidişler elbette bir dönüştürüyor insanı. Fiziki bağlarını koparıyor en başta. Bir evsizlik, yurtsuzluk hali çöküyor üstüne. Bir de onun verdiği hüzünle, boşlukla karışık hafiflik hali. İnsan işte bu noktadan sonra yaşamaya başlıyor gidiş gelişleri. Fiziki kopuşlar psikolojik kopuşlardan daha kolay ya, o bağlardan kurtulunca içindekilerden de kurutulduğunu sanıyorsun. Hatta bir süre o yanılsamayı bir fiil uyuşturucu kafası yaşar gibi yaşıyorsun. Ama sonra... Hah işte içinden geçtiğim dönem tam orası. Gelsin kötü ruhlar, gelsin beyninin senin için özenle sakladığı kaygılar, eleştiriler, görseller, korkular. Ortaya bir güzel kolaj yapıp kenara geçiyor, seyre başlıyor seni. Ve sen? Debelen dur. Benim niyetim buydu da... Ama ya boka sararsa da... Acaba yanlış mı yapıyorum da... Doğruysa ben niye yalnızım da... İnsanın kendi beyni kadar dipsiz zindan yok bu dünya üzerinde. Battıkça batarsın da yine seni içine çekme şevkinden bir şey kaybetmez. Böyle dönemler bana bir döngü halinde uğruyor bu aralar. En kötüsü de yoldayken gelenler. Adama adım attırmıyorlar. Çakılıveriyorsun olduğun yere. İçinde ne bir ileri gitme isteği, ne de geri dönme. Hani oracığa gömseler gam yemeyeceğim. Hatta kurtuldum diye sevineceğim bile belki. Öyle dönemlerde ne insanın aklına meditasyon geliyor, ne rahatlama ihtimali. Bekliyorsun öyle çaresiz. Geçsin, yatışsın da yoluma devam edeyim diye.
Geldiğim nokta itibariyle gözlemlediğim şey işte tam olarak bu. Niyetimin etkisiyle motivasyonum ne kadar yüksekse, beynim o kadar geri planda kalıyor. Sezgilerim güçleniyor, yaşama dair ihtimaller, sürprizler, olgular artıyor. Bu demek değil ki, aklımın dişlileri duruyor. en azından şimdilik öğrenemedim daha dişlileri durdurmayı. Biliyorum ki  aksini iddia etsem de içimde hala bırakamıyorum bazı şeyleri. Bazısını nerde olduğunu bilmediğimden bulamıyorum, bazısını orda olduğunu bile bilmediğimden. Tabi bazısını da 'yemediğinden' tutuyorum yedekte.
Ne zamanki işin içine bir tutam yorgunluk, azıcık bıkkınlık, bir damla şüphe giriyor bir bakıyorum çivilenmişim olduğum yere. Paralize olmuş titriyorum, bulanıyorum, dibe çekilmeye başlıyorum. Böyle dönemlerde samimi ve derin muhabbetler ilaçtan da iyi geliyor insana. Ufkun açılıyor, yükün hafifliyor, niyetinin enerjisi tekrardan içine doluyor. En güzeli kendi kendini şarj etmek elbette ki ama arada dışarıdan gelen destekler de gerekli olduğu için orada hazır bulunmuyor mu?
Sükunet şart. Fazla gürültü bulandırıyor suları. Bir de güven!! Güven Efser güven! Güvenince huzur geliyor, kaygı azalıyor, iç ses sakinliyor. Onun da derdi benimkinden ayrı değil zaten biliyorum. Onun da niyeti benim yararım. Sadece yöntemleri bunlar. Değişemiyor, dönüşebilmek için bana ihtiyacı var. Eski kalıplarını terk etmesi o kadar kolay değil. Hepsinin farkındayım. Tüm yanlışlarıyla seviyorum onu, beni. Birlikte dönüşeceğiz, birlikte daha da daha da güzelleşeceğiz. Biliyorum ve yürüyorum. Yollar benim, ben yolların. İbadet edercesine yürüyorum her santimini. Neresinden çok nasılıyla haşır neşir oluyorum. Yine toparlıyorum. Yine başlıyorum.

6 Şubat 2014 Perşembe

çık dışarda oyna!


Hayatı boyunca kafası karışık bir çekirge oldum ben..Yapmak isteyip de yapamayan, sonra kendine çıkışan, başka suçlu arayan.. ama bulamayan.

Kafamın içindeki sahnede gediğine oturttuğum laflarla kazandığım kavgalar, herkesin takdir ettiği resitaller, herzaman mutlu sonla biten masallar sahneliyorum. Hiçbiri gerçekten olmadı. Büyük ihtimalle de olmayacak. Ama ben sahnelemeye devam ediyorum. Benden başka izleyici de yok. Kendim çalıp kendim söylüyorum yani.
Bu arada dışarda mevsimler değişiyor. Farkına bile varmadığım bir sürü insan geçiyor önümden.. Sonra da beni niye kimse sevmiyor diye ağlaşıyorum. Dedim ya.. Kafası karışık bir çekirgeyim ben.

Burada ne yazacağımı, nasıl yazacağımı gerçekten bilmiyorum. Hatta bu aralar hiçbir şey bilmiyorum. Kafamın içinde, bahar temizliği sırasında ayak altından kovulan çocuk gibiyim. Hangi odaya girsem içerdeki her şey hallaç pamuğu... Sen böyle düşündün ama bu yönü de var, en iyisi düşünme sen odası... Aslınla resmin arasındaki dengeyi kurmalısın ama bunu düşünmeden yapabilmelisin odası... Çocukluk ıvır zıvırlarını kaldır odası... Bana dışarı çıkmaktan başka seçenek kalmıyor. 

Çocukken sokakta oynamayı çok severdim. Hala da severim dışarda olmayı, yürümeyi koşmayı. Eve her geldiğimde annem banyo yaptırmak zorunda kalırdı. Toz toprak içinde olurdum. El tırnaklarımı hatırlarım hep. Tırnakla etin arası hiç temiz olmazdı. Her ne kadar böyle ağaçlı topraklı, kaçmacalı kovalacamalı oynamayı çok sevsem de, şımşıkıdık kıyafetleriyle duvarın üstünde oturan yaşıtım hemcinslerimin ellerini görünce benimkileri arkama saklardım. Kafa karışıklığı daha o dönemde başlamış.. Madem oynamayı seviyorum, gerisini ne diye düşünüyorum ama bir yandan da diğer kızlar gibi olayım, saçımı eteğimi savurayım istiyorum. O dönemde ne istediğimi bilmiyorum da işte şimdi öyle yorumluyorum. Ama utandığımı hatırlıyorum. Ellerimi utandığım için saklıyordum. Sanırım kafamda onları onaylıyordum. Olması gereken gibi görüyordum sanırım. Ama bu beni durduruyor muydu? Tabii ki de hayır. Bir 80'ler klasiği olan kapı eşiğine yalın ayaklarla tırmanmak olsun, zavallım annemin ve babamın hiç haberleri yokken alet oldukları, kardeşimle uydurduğumuz büyüklerden kaçmaca saklanmacalar olsun, gömme dolap içine girmeler olsun... Annemin bizi büyütürken çok sıkıntı çektiğini söyleyebilirim. Durulmamız liseyi buldu. Bunu niye anlattım emin değilim. Sanırım hala kendime onaylama uydurmaya çalışıyorum. Dışarı çıkmak lazım! -Ben zaten dışarı çıkmayı seviyorum ki onaylaması mesela... E kızım sormazlar mı o zaman içerde ne işin var bunca zaman diye? Sorarlar tabi. Sordular da. Sordum da..

Hayatının genelini yalnız geçirmiş bir çekirgeyim ben. Bazen zorunda kaldım. Bazen kendim seçtim. İnsanların arasında olmayı sevmediğimden değil bazen daha kolay, daha güvenli geldiğinden tercih ettim. İnsan kendisiyle iyi vakit geçirdiğini fark edince, kaçacak bir yere sahip oluyor. Bu iyi mi kötü mü bilmiyorum. Çünkü içinde olduğum ortamda "gerçekten" bulunmamı engelleyebiliyor. Kafamdaki şablonlara uymayan bir durumda hooopppp... Böyle camdan cama muhabbetler başlıyor hemen. Onlar dışarda, ben içerde..

İşte ama olmuyor öylee... Sürekli kendi içinde oturmak tembellik yapıyor. Gözüm yemediği zaman kaçabiliyorum hemen. Adım da atmıyorum. Adım atmayı bile bilmiyorum. Bilmeyince denemiyorum da. Denemeyince de hiç öğrenilmiyor. Hani kendini gözünde büyüttüğün bir kayalıktan aşağı bırakmaya çalışırsın. Bir yanın çoktan gider de ayakların bir türlü gitmez. Gidesim var ama yolumu bulamıyorum. Çok defa sokağa çıkıp hiç durmayacakmış gibi koşmak istiyorum. Kendimi kenarda beklettiğim için ciğerlerimde çığlıklar biriktiriyorum. Sakin olmam lazım. Oda yeni temizlendi.

Diyeceğim o ki, olmak isteyen bir çekirgeyim ben. Bu yüzden düştüm yollara. O yol mu bu yol mu derken bildiğin okyanus geçtim. Vardım latin amerikaya... Burdakiler kıtayı böyle çağırıyor: latinoamerica.

Seyahatimin bu aşamasında şu meyveyi tattım, bu müzeyi gezdim, şurayı gördüm falan diye anlatmaya niyetim yok. Yani burda yok. Başka yerde anlatıyorum. O kadar geziyorum. Anlatacağım elbet.. İnsan gördüklerini göstermek istiyor. Yani ben istiyorum. Ama burda değil. Yine de hallerimi belirlediği ve temizliğe başlamamı sağladığı için seyahatte olduğuma deyinmeden geçemedim.

Devamı gelir elbet.. ama şimdilik bu kadar.